28 Nisan 2026 - Salı

Bir Telefon Bir Kamera: İki Savcı

Bir Telefon Bir Kamera: İki Savcı

Yazar - Dr. Ramazan Canural
Okuma Süresi: 4 dk.
63 okunma
Dr. Ramazan Canural

Dr. Ramazan Canural

-
Google News
Bu hayatta önemli olan  ne iş yaptığın değil, o işi nasıl yaptığındır. Meslek ister çöpçülük olsun ister devletin en kritik makamlarından biri… Fark etmez. Önemli olan, o işe gösterilen ciddiyettir. Yani bir insan bir işi “yapıyormuş gibi” yapmamalı.  Gerçekten yapmalı. 
Adalet işi  ise çok daha kritik!
O bazen tek bir ana sığar.
Bir telefon görüşmesine…
Ya da bir kamera kaydına.
Ve o anlarda, sadece bir dosyanın değil, bir vicdanın da kaderi yazılır.
İşini hakkıyla yapana: Can kurban! 
Meslek hayatımda çok şey gördüm. Ama iki olay var ki, adaletin nasıl ayakta kaldığını  ya da nasıl yara aldığını bana en çıplak haliyle gösterdi.
İlk olay…
Yaklaşık 35 yıl önce.  Bir cumartesi sabahı nöbetçiyim. Hastaneye yirmi yaşlarında bir genç getirildi. Ormanda ölü  bulunmuş.
Prosedür gereği savcıyı aradım.
“Sayın savcım, şüpheli bir genç cesedi var.”
Savcı Bey’de  tatil sabahı mahmurluğu…
“Darp, cebir, kurşun yarası var mı?”
“Yok.”
“Şikayetçi?”
“Yok.”
“O zaman verin ailesine, gömsünler.”
Bir telefon, bir karar. 
Ve bir dosya kapandı.
Ama benim içimde bir soru açık kaldı:
“Ya bu  gariban başka biri tarafından  zehirlendiyse?”
Bu  ihtimal bile araştırılmadan toprağa gömüldü.
Belki de sadece bir hayat değil… bir gerçek de gömüldü.
Bir otopsi yapılmadan…
İkinci olay:
Yıllar sonra… Denizli Devlet Hastanesi’nde başhekimlik yapıyorum. İmza  evraklarının  arasında değişik  bir zarf. Açtım.
Küfürler, hakaretler, aşağılık ifadeler… Ama ne imza var ne adres.
Başsavcıya gittim. 
Bana yorgun bir sesle:
“Böyle bir sapık var, daha önce de yapmış. Ben de duydum.  Bazı daire müdürlerine bu tür mektuplar atmış, uğraşmaya değmez. Ama istersen seni nöbetçi savcıya yönlendireyim,” dedi. 
Ben de:
 “Uğraşacağım,”  dedim. 
Hiç unutmam. Nöbetçi  savcı: Halil İbrahim Bey.
Genç. Dikkatli. Kararlı
Zarfa baktı. Tarihi inceledi. Hemen PTT  Müdürünü  aradı:
“19 Ekim tarihli kamera kayıtlarını istiyorum.”
Gelen görüntülerde bir adam… Elinde aynı zarflardan 18 tane daha. Tek tek görevliye teslim ediyor.
Savcı iz sürdü. Adamı  yakaladı.
O “önemsiz” görülen mektupların faili, meğer aslında bir suç makinesiymiş. Sonradan öğrendiğimize göre  bu  mektup işi  onun Emniyetteki  49 dosyasından sadece birisiymiş.   
 Bu davadan 3 yıl hapis cezası aldı. 
Şimdi düşünüyorum da…
Bir savcı görmezden geldi.
Bir savcı peşine düştü.
İşte fark bu! 
Biri-belki-  genç bir ölümün üzerini kapattı.
Diğeri bir mektuptan suç zincirini çözdü.
İki olay.
Birinde telefon var…
Diğerinde kamera.
Ama asıl fark ne biliyor musunuz?
Biri “yeterli” dedi ve kapattı.
Diğeri “yetmez” dedi ve derine indi.
İşte adalet tam da burada başlar… ya da biter.
Bugün…
Tunceli’de yıllar önce karartılmış bir dosya yeniden açılıyor. Susturulmuş gerçekler konuşmaya başlıyor. Bu işleri yapan da, bir itirafçının sözlerinden yola çıkarak soruşturma dosyasını tozlu  raflardan indiren Başsavcı Ebru Cansu. 
Ve Adalet Bakanı Akın Gürlek…
Sadece dosya inceleyen bir isim değil. Sistem kuran, mücadele eden, risk alan bir irade ortaya koyuyor. Faili meçhullerin üzerine gidiyor,  Bakanlıkta yeni birimler kuruyor.
Çünkü adalet, kendi haline bırakılırsa işlemez.
Onu ayağa kaldıracak olan, ciddiyettir. Cesarettir. Vicdandır.
Şimdi bir soru:
“Bu ülkede adalet yok” diyenler…
Gerçekten yargının  önüne dolu dosyalar  koydunuz  da şikayetleriniz hasıraltı mı edildi?
Pek sanmam…
Hiçbir vicdan sahibi savcı, ideolojiye göre karar vermez. Hiçbir dürüst savcı, olmayan bir suçu da  iddianameye yazmaz.  Ama bir gerçek var:
Adalet, ancak  onu  ciddiye alanların elinde hayat bulur.
Bir de dipnot düşelim…
Akın Gürlek Gölhisar’da,
Ebru Cansu Çameli’nde görev yapmış.
Yani bu toprakların ekmeğini yemiş suyunu içmiş  havasını  solumuş insanlar… Hep başarılı olun.  Bu millet için…
#
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları