03 Kasım 2026 - Salı

Elli Yıllık Sevdam: Musîki

Elli Yıllık Sevdam: Musîki

Yazar - Dr. Ramazan Canural
Okuma Süresi: 4 dk.
102 okunma
Dr. Ramazan Canural

Dr. Ramazan Canural

-
Google News
Aşağıdaki yazım birkaç yıl önce yayınlanmıştı.. 
Benim gibi; yalancılık,  kirli siyaset, fon hırsızlığı, açgözlülük ve benzeri kavramlardan   bunalanlara iyi gelecek! 
Yeniden yayınlamak isteyişim bundan.     
Çocukken radyosuz gezmezdim. Pilli radyolarımız vardı o yıllarda. Evde, tarlada, bahçede dinlediğimiz…
Önceleri  türkü ve “acans” dinlerdim daha çok. Acans, yerel anlayışta, haber demekti. 
Saat 19 oldu muydu radyonun  saat sinyali çalardı: “Düüüüt…düüüt…düüüüt.. “   
Sonra spikerin sesi: “Saat 19. Burası Türkiye Radyoları,  Sayın dinleyiciler, şimdi TRT Haber Merkezinin hazırladığı haber bültenini sunuyorum. Önce haberlerden özetler…”
Türk Halk Müziği programlarında ise;  Yurttan Sesler Korosu, Erkekler Korosu, Kadınlar korosu, bireysel solist  programları olurdu.  Hiç birini kaçırmazdım. 
Türk Sanat Müziği,  Hafif Müzik, Batı Müziği, Pop Müzik, Caz filan çıktığında ise  hemen başka istasyonlara  geçerdim. Arabesk  zaten radyonun kenarından bile geçmezdi o yıllarda. 
Fakat 15 yaşına geldiğimde bana  bir haller oldu. Bir gün hasbelkader bir şarkı dinledim: “Dünyada biricik sevdiğim sensin, Güzelsin, incesin, tatlısın, şensin…”  
Uşşak makamındaymış! 
Bu ne güzel şarkıydı böyle! 
Duygu dolu, akıcı, ritmik… 
Hiç aşina olmadığım  enstrümanlarla çalınıyordu.  
Sonra aynı makamda diğer  şarkılara kulak kabarttım: “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar, Dereler çağlar oldu, Sigaramın dumanı, Aheste çek kürekleri mehtap uyanmasın”  ve diğerleri… 
Artık bu makamdaki şarkıları  Halk Müziğine  tercih eder olmuştum. 
Demek ki Uşşak makamı bende bambaşka duygulara  yol açıyordu. 
Adı da  mânidardı: 
“Âşıklar makamı…”  
Tam da bizim âşık olmak için bahane aradığımız dönemlerdi  ve  bana ilaç gibi gelmişti bu  şarkılar. Sonra Uşşak’ın ikiz kardeşi  Bayatî ile tanıştım. Hiç eksiksiz o da  Uşşakın  tadını vermekteydi. Meselâ, “Benzemez kimse sana tavrına hayran olayım….” Daha sonra Hüseynî’nin tadına vardım. Beni  kırlara, yaylalara, yüksek dağların zirvelerine ve hatta  bulutlara alıp götüren bir  makamdı.  
“Tez geçse de her sevgide bin hatıra vardır, Sevda denilen şey yaşayan hatıralardır.” Ne anlamlı sözlerdi bunlar ! Nasıl da ruhumda sarsıcı izler bırakırdı!  Ne zaman dinlesem beni hep  o yıllara götürür.  
Sonrasında “Keklik dağlarda şağılar, Yanık Ömer, Havada bulut yok, Hicran oku sinem deler “ ve daha niceleriyle tanıştım.  
Ya Karcığar?  
Ne zaman bu makamı  dinlesem ;  buram buram sevda şarkıları, hareketli köçekçeler ve nedense Lâle Devri’nin Şair Nedim’i gelir aklıma... Sadâbâd’da sandal sefaları süren Nedim…” 
Bu kış hanım İstanbul’a taşın da,  Bu gece çamlarda kalsak ne olur, Unutmadım seni ben…”  
  Biter mi hiç bunlardan akan duygu seli! Ah yerimiz bol olsa da hepsini… hepsini  sayabilsem!.. 
Ama ne yazık ki; “Beklerim her gün bu sahillerde mahzun böyle ben,” diye hıçkıran  Hüzzama, “Bu gün ayın on dördü, Kız saçın kim ördü, ” diye coşan  Muhayyere,  “Bağa girdim kamışa, Su ne yapsın yanmışa,” diye feryat eden Kürdilihicazkâr’a sıra bile gelmeden bakın yerimiz bitiverdi… 
Değerli dostlar,
Türk musikisinde 500 civarında makam bulunduğu söylenir. Benim burada sayabildiklerim ise yalnızca gönül tahtıma oturmuş olanlar.
Kimi beni çocukluğuma götürür, kimi ilk gençliğime… 
Kimi dağlara, yaylalara çıkarır, kimi bir İstanbul akşamında Nedim'le buluşturur. Ama hepsinin ortak bir yanı var: İnsan ruhuna dokunmayı biliyorlar.
Elli yıldır dinliyorum. 
Elli yıldır her birinde başka bir güzellik, başka bir hatıra buluyorum.
Demek ki bazı sevdaların yaşı yokmuş…
Ruhunuzun her daim genç kalması için…
Musikiyle kalın.
#
Yorumlar (0)
Tüm Yazıları